İğdir'in
Etnik ve Dinsel Kökenlerine ilişkin Farklı Bir Yorum
Köyümüzün Tarihi nedir? Ne zaman Kurulmuştur? İsminin anlamı nedir?
Diye şöyle bir araştırdığımızda bu konunun geniş kapsamlı bir araştırma gerektiren ciddi bir konu olduğunu gördüm. Çünkü yanlış bilgi insanı başka yerlere taşıyabilir diye endişeleniyorum.
Bu nedenle burada yazılanlar sadece benim araştırdıklarımdan derlediklerimdir. Ve buradaki yazılar sadece beni bağlamaktadır.

“İğdir Köyü” ile ilgili Cumhuriyet dönemi öncesine gittiğimizde başlı başına yazılı bir kaynağa ulaşılamamaktadır.
Bilindiği üzere Osmanlı Devleti 16.Yüzyılda arşiv oluşturmaya başlamıştır. 16. Yüzyıl öncesinde resmi anlamda bir yazılı kayıda ulaşmak mümkün degildir. 16 y.yılda ki Osmanlı arşivlerinde de yöresel tapu kayıtlarının Olduğu bilinmektedir. Yöresel anlamda başka bilgilerin olmadığı arşiv görevlilerince ifade edilmektedir.
Buna rağmen 16.Yüzyıl Osmanlı Kayıtlarında “Malatya Sancağına
Bağlı Erguvan Kazasın da, Köy Vasfında İĞDİR bulunmakta ve 13 vergi Nüfusuna sahip” olduğu Görülmektedir. (1)
Ancak bu vergi yükümlüleri kimlerdir bunu bilmek mümkün değil.
Bu bilgiye rağmen Köy olarak değil de “İğdir” olarak araştırdığımızda yazılı anlamda birçok kaynağa ulaşmaktayız. Yukarıda ki İğdir Köyü’ne ait bilgide böyle bir kaynak da görülmüştür. (1)
Konuyu daha fazla dağıtmadan “İğdir”in anlamını ve tarihteki konumunu ele alalım istiyorum.

ETNİK KÖKEN

İğdir Oğuzların 24 boyundan 21.sidir.

OĞUZ KAĞAN’IN ÇOCUKLARI
GÜNHAN AYHAN YILDIZHAN GÖKHAN DAĞHAN DENİZHAN
KAYI YAZIR AVŞAR BAYINDIR SALUR İĞDİR
BAYAT DÖĞER KIZIK PEÇENEK EYMÜR BÜĞDÜZ
ALKA-EVLİ DODURGA BEĞDİLİ ÇAVULDUR ALAYUNTLU YIVA
KARA-EVLİ YAPARLI KARĞIN ÇEPNİ YÜREĞİR KINIK

Oğuzlar Orta Asya denilen Hazar denizi civarında filizlenmiş olup isimlerini babaları olan “Oğuz” dan almıştır. Oğuz’un kelime anlamı ise “O-Uz” şeklinde yazılıp Oba, Soy anlamını taşımaktadır.
Oğuzlar Obalar halinde yaşadıkları için tarihte devamlılığı olan bir devlet kuramamışlardır. Ancak Selçuklu Devleti’nin bunlar tarafından kurulduğu söylenmektedir. Savaşçı karakterleri ve gittikleri yerleri yağmalamaları nedeniyle korku salmışlardır.
Bu dönemin güçlü iktidarı Moğolların saldırılarına karşı büyük direnç göstermişler. Anadolu’ya doğru gelmelerinde ki bir neden de Moğol baskısıdır. Anadolu’da da Moğol hanı Hülagü tarafından taciz edilmiş olmalarına rağmen Moğolları geri püskürtmüşlerdir. Bu durum tarih olarak 1250-1275 tarihlerine rastlamaktadır.
Özetle Oğuzların ve Anadolu’da ki Türklerin hikayesi bu şekilde biçimlenmiştir. Buraya kadar Oğuzların ve dolayısı ile de “İğdir” in etnik durumunu anlatmaya çalıştım.
Ve şunu gönül rahatlığı ile ifade ederim ki “İğdir Köyü” Anadolu’ da ‘ASİMİLE’ olmadan kalan ender TÜRK boylarından birisidir. (*)

DİNSEL KÖKEN

Birde bu toplulukların Dinsel kimliklerinde bahsetmek istiyorum.
Mavera-ün nehri boylarında ve ipek yolu üzerinde yaşadıkları esnada Arap ve müslüman tüccarlar vasıtası ile İslamiyetle tanışmışlardır. Çünkü hayvancılıkla da uğraştıkları Arap tüccarlarla sıkı alış veriş yapmakta idiler. ( Bu arada Oğuz tarihi İslamiyet’ten çok önce başlar. İslamiyet 610 yılında doğmuştur.)
Bu not Türklerinde islamiyete katkılar sunduğu kanısında olduğumdan düşüldü. (Mesela Hz. Ali’nin “KIRKLAR CEMİ” esfanesi Türk (Şaman) tapınma biçiminden başka bir şey değildir. )
İslamiyet’i topyekün değil münferit şekillerde benimsemişlerdir. Bu konuda birçok kaynak bulunmak ta ve bu kaynaklarda ki bilgiler kesinlikle
Birbiri ile çelişmemekte hatta birbilerini tamamlayan çalışmalardır
Oğuzlar Anadoluya geldiklerinde yanlarında tasavvuf eğitimi almış olan
Erenlerini ve şeyhlerinide getirmişlerdir. (Oguzları kanımca bu göçleri konusunda erenleri ve şeyhleri yönlendirmiştir) Bu erenler ve şeyhler e “ Horasan Erenleri” veya “Alp Erenler” denirdi. Bunlar, yakın tarihimizde ki inanç sistemlerine de kaynak teşkil eden ve o zamanlarda ki toplum düzenine yön veren Ahmet Yesevi, Mevlana, Baba İshak ve Hacıbektaş Veli gibi din bilginleridir. Bunların Anadoluya gelmeleri bilinen göçlerle ve müritleri ile birlikte olmuştur. Bu dini bilginler kendine bağlı grupları daima kendi istedikleri yönlere ve yörelere doğru yönlendirmişlerdir.

Bu din bilginlerinin Dinsel anlayışları insan merkezli olup, hümanizme dayanmaktadır. Ve bunlar hakkında yapılan anlatımlar genelde mitolojik yönü ağır basan dinsel bilğiler içermektedir. Bu din bilginlerinin genellikle göstermiş oldukları ve yarattıkları mucizeler bugünlere kadar dilden dile anlatılarak gelmiştir. Ve Bu din bilginlerinin kullandığı dinsel telkinler insan nefsinin terbiyesi esasına dayanmaktadır.

Bu din bilginleridir ki “Eline, Beline Diline sahip ol” diye bir söylem ile karşı kişinin haklarını gayet nazik ve akıllıca koruma altına almıştır. Ve Bu erenlerin dini öğretisinin mantığı biçimsel ibadetten ve biçimsel dindarlıktan çok insanda ki ve insanın iç dünyasında ki terbiye ve sağduyu merkez mekanizmasının harekete geçirilmesi esasına dayanmaktadır. Bu anlamda insanın ruhen olgunlaşması için telkinlerini gizli yapılan zikir ve cemlerinde yaparlardı.

Dinin egemen olduğu ve henüz bilginin tartışılmadığı karanlığın hakim olduğu tarihlerde Muyyiddin Arabi isminde bir bilğin “Arif için Din yoktur”,(3) Yine o çağlarda Cennet beklentisi içerisindeki topluma Yunus Emre “cennet cennet dedikleri, birkaç köşkle birkaç huri, İsteyene sen ver onu, Bana seni gerek seni” , Yine Mevlana “Ey Hacca Gidenler, Nereye Böyle?, Tez gelin çöllerden döne döne, Aradığınız sevgili burada..., demiştir.(3)

Tüm bunları neden yazdım? İnsanların aklını bulandırmak ve kendi inanç ve doğrularından uzaklaştırmak gibi bir amaçla degil elbette. Kişi neye inanıyorsa, kendini ne sayıyor ve hissediyorsa öyle olmalı elbette.

Bektaşi öğretisinin dört kapısı vardı. Bunlar “Şeriat”, “Tarikat”, “Marifet” ve “hakikat” idi. Bu erenler kendi öğretilerini bu aşamaları dikkate alarak verirlerdi. Şöyle ki
1. Grup: Toplumun büyük kesimini oluşturan sofular, Biçimsel davranırlar, gerçegi ibadete aralar...
2. Grup: Tarikata girmiş ama sofuluğu terk edemeyenler
3. grup: Sırra erenler
4. Grup: Birliğe ulaşan Kamil insanlar. (3)
İşte bu erenler olayları yukarıda çizmiş oldukları çerçeve de ilişkilerini kurar, konuları bu çevçeve etrafında tartışırlardı.
İşte Bu öğretiye “Melametilik” denilmekte idi. “Melametilik bu kadar halk içinde yaşamış olmasına rağmen, hakkında enaz gizli sırları bilinen tasavvufi bir hareket olarak tarihe geçmiştir”. Melametiliğe kabul edilen adaylara ilk şu söz tembih ediliyordu. “Sırlarını Açıklarken Gizle, Gizlerken Açıkla...”(3)
İşte bu kuralları ihmal eden Hallac-ı Mansur Genç yaşında katledildi.
Tüm bunlar ne Kuran’da vardır ne de Başka bir kutsal kitaplarda.
Bu tamamen Türk Şaman inanç sistemindeki insan merkezli bir öğretinin Horansan erenleri adındaki (Ben Horasan felsefecileri diyeceğim) bilginlerinin yüksek seviyedeki insan ve tanrı yorumlarından başka birşey değildir.
Konuyu daha fazla uzatmadan yazımı aşağıda ki şu sözlerle bağlamak istiyorum:
“TÜRKLER HİÇBİR ZAMAN, DİGER MÜSLÜMAN ÜLKELERDEKİ ÖRNEKLERİNİ GÖRDÜĞÜMÜZ ŞEKLİYLE MÜSLÜMAN OLMAMIŞTIR” (3)

Kaynaklar:

1- Prof. Dr. Faruk Sümer...... Oğuzlar,

2- Araş. Yazar Cemal ŞENER........Alevilik

3- Ergun CANDAN....................Türkler’in Kültür Kökenleri

Ayrıca:
* ayrıntılı bilgi için www.forsnet.com.tr/aleviler.html adresine gidilebilir.

Not: Murat Gürbüzün kaleminden özetlenmiştir.